Yeni başlayan lige, ligin yeni takımı Buca karşısında başladı Beşiktaşımız. Şu sıralar ligin en önde giden muhabbeti olan "sıcak" bizim maçta da öne çıkan unsurlardandı. İstanbul da ki maçlara bakınca, oyuncuların üzerinde t-shirt tarzı birşeyler olur her zaman. Ama İzmir'de neredeyse üstüne birşey giymeden bekleyecekti Buca ve Beşiktaş yedekleri.
Maç çok sıcak başlamadı hava gibi. Biraz durgundu Beşiktaş. Buca'da bizden farklı değildi. Karşılıklı top kayıplarıyla geçildi ilk 10 dakika. Guti'nin oyunda olup, oyunun içine dahil oluşuna kadarda pas yollarını bir türlü düzenleyemedik.
Sezonun ilk "etkili" atağı "yıldızlar"dan geldi. Quaresma'nın sol kanatta açtığı enfes orta, Guti'nin kafasıyla buluştu ancak kale yerine direğin yamacından dışarıya çıktı.
Guti'ye çıkan ve devre sonunda Guti'ye Leko tarafından yapılan harekete çıkmayan karlat, hakemin en bariz hatasıydı. Hakem dedik, az birşey değinelim. Maça etki edecek hataları yoktu, ancak çok huzursuzlar. Daha ilk hafta da bu kadar huzursuz ve çekingen maç yönetmek tehlikeli. Genç bir hakem. Özellikle Quaresma'ya sert çıkışması, "oyuncuları kontrol etmeliyim" mantığındaydı, bence yapmasa daha iyi. Şimdilik "sıkıntı yok", ama "fazla abartmadan" rahat olsunlar, altından kalkarlar maçların.
İlk yarı içinde Buca'nın kapanması, Beşiktaş'ın "nasılsa atarım" mantığı içinde gol göremedik. Erhan Güven ortalarda biraz daha geliştirmeli kendisini. Bobo da ilk yarı saç baş yoldurdu ve çoğu taraftarı kızdırdı, ilk yarıda bu şekilde geçti gitti...
İkinci yarı için, daha "başladı" derken Guti öyle bir pas attı ki, daha pas atıldığında ayağa kaldırdı hepimizi. Attığı pasla buluian Bobo'da çok düzgün bir vuruşla "galibiyet" golünü tabelaya yazdı. Zaten, başta bahsettim "oyunun içinde dahil olma" durumunu gerçekleştirince Guti'nin, paslarının hepsi yerindeydi neredeyse. İlk asistini de yaptı zaten "Sarı yele"...
Quaresma maç içinde hemen herşeyi yapmaya çalıştı. İleride zaten yetenekleri sınırsız. Kullandığı frikik gözlere hoş geldi. Ama kaçırdığı malum pozisyonda saç baş yoldurdu. Bunları atsın, atamadıktan sonra biraz düştü oyundan, yerini de Tabata'ya bıraktı. Quaresma çok başka bir oyuncui her maç gösteriyor bunu bizlere. Eleştirilere de katılmıyorum. Tama kızdırıyor "artistik" hareketleriyle, ama bunları yapsın diye aldılar O'nu.
Azıcık Buca'ya da değinelim. İyi kadro kurmuşlar. Daha oynamayan oyuncuları var. Mendy en iyi oyuncusuydu sonradan girmesine rağmen. Fransa ligini "azıcık ucundan" takip edenler "iyi" bir oyuncu olduğunu bilirler. Yerlilerde de "ligin veteranlarını" almışlar. Ama Bülent Uygun yemiş gençleri. O'na yakışanı yapmış sanki.
Sonradan oyuna giren Delgado, Tabata ve Nobre, pek kendilerini gösterebilecek süre almadılar. Alsalar yapacaklarını pek düşünmeye gerek yok. Gitgide herkes cephe alır oldu bu 3'lüye. Nihat'ta vasatı aşamadı. Ama O'nu eleştirene her zaman karşı dururum! Nihat abidir bu takımda. Daha yapacakları da vardır bu takımda, hiç kimse merak etmesin, "Beşiktaşın Çocuğu" toparlanacaktır.
Defansımıza değinirsek. Kanatlar vasat. İbrahim Üzülmez, Quaresma'ya destek vermeye çabalıyor ama yetenek ile "ciğer" farklı şeyler. İlk yarı için de bahsettiğimiz Erhan'ın "kötü" ortalarını toparlaması lazım. Rakibi engelleme konusunda "bence" bir sıkıntısı yok. Çok yüklenmek haksızlık olur. Ama ne olur "orta açmayı öğrensin". Göbekte, Zapo patlamaya hazır bomba hala. Birkaç "falso" yaptı ki ucuz atlattık. Ferrari için diyeceğimse "hala mutsuz". Sanki başka biri olsa yollanılacağını hissediyor hala. Mental destek alması şart, yoksa vasatın altında devam eder formu ve başımıza iş alırız!
MAÇIN YILDIZI: Necip Uysal... Maçın tekrarını izleme imkanı olanlar bir izlesin, baksın. Çocuğun koşmadığı yer yoktu. Quaresma'nın "defansa yardım" sıkıntısı(ki tek eksik yönü ama presle bu eksiği gideriyor) tek başına giderdi Necip. İleri, geri, ortaya, sağa, sola heryere koşuşturdu. Nazarımız da değdi sanırım, Ediz'de bu "nazar"dı!!! Ediz "beğendiğim" bir oyuncu idi, artık gram sevmiyorum. Böyle müdahale mi olur kardeşim ya? Adamın yüzünü parçalamaya kastetti resmen. Ama hakkını da buldu, kırmızıyla takımını 10 kişi bıraktı. Necip candır, Necip kandır, alt yapı herşeyimizdir. Öz kaynak daha da "büyüyecek" yetenekler çıkarırı ilerleyen zamanda inşallah. Alkışlar Necip'e.
Ligi hayırlısıyla açtık. "1 attık, 3 aldık". Beşiktaş'sız hiçbirşey tat vermiyor biz gönülverenlere. Saniyeler bile zor geçiyor gerçekten. Avrupa Ligi, hazırlıklar neyse de, ligin başlamasıyla izlemek, hemde "iyi sinyalleri çok olan" Beşiktaş'ı izlemek daha bir zevkli. Her saniyesi Beşiktaş'ın başarılarıyla geçecek bir lig yaşarız umarım...
SAYGILAR
Burak Mustafa Çakmak
Güncel Bir Çok Konu...
14 Ağustos 2010 Cumartesi
8 Ağustos 2010 Pazar
ARTIK YENİ SİTEMDEN YAZILARIMA DEVAM EDECEĞİM. www.burakmustafacakmak.com
BİLİYORSUNUZ Kİ BLOG'DA YAZILAR YAZIYORUM, BİRÇOK TAKİPÇİM DE VAR SAĞOLSUN. AMA BİR YERDEN SONRA BLOG YETMİYOR VE DAHA KAPSAMLI BİR YERDE YAZMA GEREĞİ DUYUYOR İNSAN. BU NEDENLE BENDE KENDİ ADIMA OLAN SAYFAYA TAŞINDIM. HABER1903.COM'DA OLAN YAZILARIM ZATEN DEVAM EDECEK, BURADA DA HEM O YAZILARIN İÇERİĞİNİ HEM DE YAKIN ZAMANDA BAŞLAYACAK OLAN "DÜNYA BASKETBOL ŞAMPİYONASI" VE DİĞER BASKETBOL-FUTBOL-ATLETİZM ZAMAN ZAMAN MOROTR SPORLARI VE DİĞER SPORLARLA İLGİLİ YAZILARIMI BULACAKSINIZ.
ALAKANIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER
BURAK MUSTAFA ÇAKMAK
7 Ağustos 2010 Cumartesi
Farklı Sayıyoruz...
İran maçını rahat geçen 12 Dev Adam, Yeni Zelanda gibi "fena" sayılmayacak bir takım karşısına çıktı. Geçmişte, tabiri caizse "gazla" elde ettikleri başarılarla ve "haka" danslarıyla hepimizi mest etmiş bir takımla oynadı. Ama o "mest" ettikleri görüntüden, şimdilik sadece "Haka Dansı" kalmış gibi göründü.
En önemli ve skorer oyuncusu "Penney" Yeni Zelanda'nın şuanda. Pero Cameron'da hepimizin yakından tanıdığı, ligimizde de geçmiş zamanda oynamış ve basketbol çevresince sevilen bir oyuncu.Ama 36 yaşında artık, eski "Rugby"ci sertliği pek kalmamış gibi.
Yeni Zelanda, dün oynadığı Sırbistan maçında tüm oyununu sahaya koymuş gibiydi, bu durum da bizim Devlerin işini kolaylaştırdı. İran, zayıf ve bizim çok çok altımızda bir takımdı. Yeni Zelanda başta da dediğimiz gibi daha bir "ölçü" sayılabilecek bir takımdı. Geçen senenin EuroBasket finalisti Sırbistan 5 sayı ile yenebildi.
Maça gelecek olursak. Savunma direncimiz gerçekten iki maçta da hat safhadaydı. Sinan Güler ilk çeyrekte bu işi ateşleyen adamdı. Kerem Gönlümde sonunda döndü. Zaten maça Sinan Güler, Cenk Akyol, Hidayet Türkoğlu, Kerem Gönlüm ve Semih Erden ilk beşi ile başladık. Tanjeviç arayış içinde.
Bu maç bizim için Kerem Gönlüm'ü görme adına mükemmel önemliydi. Benim hala "inanamadığım" doping olayından sonra ki cezasını tamamlayan ve maçlarına başlayan "Türk KG" formuna yavaş yavaş ulaşacak gibi gözüküyor. Ateşinden, hırsından hiçbirşey kaybetmemiş, bir sene oynamamsına rağmen maç motivasyonu da hala iyi durumda. Zaten maçın en önemli iki olayından biri Kerem'i görmekti bence.
Maçın diğer kritik noktası ise malesef Engin oldu. Yazıyı yazdığım sıra da kesin olmamakla beraber, alınan haberlere göre "kuvvetle muhtemel" aşıl tendonunun kopmuş olması, zaten "pamuk ipliğine bağlı" kısa rotasyonumua da büyük darbe vurdu. Ender sakat, Engin'i kaybettik. Gidişat Hido'nun bile 1 numara da oynayacağına gebe gibi gözüküyor.
İlk hazırlık maçları olmasına rağmen çok ciddiyiz. Olmalıyız da... Bu ciddiyetle performasımızı yükselterek ilerlemeliyiz. Farklı kazanılmış iki maç iyi başlangıç oldu, başlangıçla kalmadan her maçta yırtıcılığımızı korumalıyız.
Semih için bir söz de bu maç için söyleyelim. Yav aş artık şu gereksiz faulleri! Sen bize lazımsın. Keza NBA'de tutunman için bu "faul sıkıntını" aşman gerek. Hem kendine hem de takımlarına zarar, aman dikkat...
Rotasyon konusunda kısalar sıkıntıda yazdık. Birde Tanjeviç arayış içinde. Hido zaman zaman 2 numara oynarken, Ersan 3, Kerem G. 4 oynuyor. Hatta bazen aralarında pozisyonda değişebilirler, değişiyorlar da. Bu bize çok farklı bir kimlik kazandırabilir turnuva da. Sinan 1 numara oynadığında böyle bir 5 ile muhteşem bir savunma yapabiliriz, potayı göstermeyiz kolay kolay.
Şimdilik "farlı sayıyoruz" maçları. Sırbistan maçı "tam yerimizi" gösterecek bizlere. Orada da alınacak bir galibiyetle gözümüz Efes World Cup'a dönecek. Geçen sene hazırlıklar da "çok gereksiz" yenilgiler aldığımızı hatırlıyorum. Böyle "iyi" başlamak, geçen sene "şanssız turnuva"nın izlerini siler, kötü sezon geçiren oyuncuları diriltir, bizleri motive eder, hep beraber daha ilere yürümeyi kafalara yerleştirir. Kazanma alışkanlığı önemlidir...
SAYGILAR
Burak Mustafa Çakmak
En önemli ve skorer oyuncusu "Penney" Yeni Zelanda'nın şuanda. Pero Cameron'da hepimizin yakından tanıdığı, ligimizde de geçmiş zamanda oynamış ve basketbol çevresince sevilen bir oyuncu.Ama 36 yaşında artık, eski "Rugby"ci sertliği pek kalmamış gibi.
Yeni Zelanda, dün oynadığı Sırbistan maçında tüm oyununu sahaya koymuş gibiydi, bu durum da bizim Devlerin işini kolaylaştırdı. İran, zayıf ve bizim çok çok altımızda bir takımdı. Yeni Zelanda başta da dediğimiz gibi daha bir "ölçü" sayılabilecek bir takımdı. Geçen senenin EuroBasket finalisti Sırbistan 5 sayı ile yenebildi.
Maça gelecek olursak. Savunma direncimiz gerçekten iki maçta da hat safhadaydı. Sinan Güler ilk çeyrekte bu işi ateşleyen adamdı. Kerem Gönlümde sonunda döndü. Zaten maça Sinan Güler, Cenk Akyol, Hidayet Türkoğlu, Kerem Gönlüm ve Semih Erden ilk beşi ile başladık. Tanjeviç arayış içinde.
Bu maç bizim için Kerem Gönlüm'ü görme adına mükemmel önemliydi. Benim hala "inanamadığım" doping olayından sonra ki cezasını tamamlayan ve maçlarına başlayan "Türk KG" formuna yavaş yavaş ulaşacak gibi gözüküyor. Ateşinden, hırsından hiçbirşey kaybetmemiş, bir sene oynamamsına rağmen maç motivasyonu da hala iyi durumda. Zaten maçın en önemli iki olayından biri Kerem'i görmekti bence.
Maçın diğer kritik noktası ise malesef Engin oldu. Yazıyı yazdığım sıra da kesin olmamakla beraber, alınan haberlere göre "kuvvetle muhtemel" aşıl tendonunun kopmuş olması, zaten "pamuk ipliğine bağlı" kısa rotasyonumua da büyük darbe vurdu. Ender sakat, Engin'i kaybettik. Gidişat Hido'nun bile 1 numara da oynayacağına gebe gibi gözüküyor.
İlk hazırlık maçları olmasına rağmen çok ciddiyiz. Olmalıyız da... Bu ciddiyetle performasımızı yükselterek ilerlemeliyiz. Farklı kazanılmış iki maç iyi başlangıç oldu, başlangıçla kalmadan her maçta yırtıcılığımızı korumalıyız.
Semih için bir söz de bu maç için söyleyelim. Yav aş artık şu gereksiz faulleri! Sen bize lazımsın. Keza NBA'de tutunman için bu "faul sıkıntını" aşman gerek. Hem kendine hem de takımlarına zarar, aman dikkat...
Rotasyon konusunda kısalar sıkıntıda yazdık. Birde Tanjeviç arayış içinde. Hido zaman zaman 2 numara oynarken, Ersan 3, Kerem G. 4 oynuyor. Hatta bazen aralarında pozisyonda değişebilirler, değişiyorlar da. Bu bize çok farklı bir kimlik kazandırabilir turnuva da. Sinan 1 numara oynadığında böyle bir 5 ile muhteşem bir savunma yapabiliriz, potayı göstermeyiz kolay kolay.
Şimdilik "farlı sayıyoruz" maçları. Sırbistan maçı "tam yerimizi" gösterecek bizlere. Orada da alınacak bir galibiyetle gözümüz Efes World Cup'a dönecek. Geçen sene hazırlıklar da "çok gereksiz" yenilgiler aldığımızı hatırlıyorum. Böyle "iyi" başlamak, geçen sene "şanssız turnuva"nın izlerini siler, kötü sezon geçiren oyuncuları diriltir, bizleri motive eder, hep beraber daha ilere yürümeyi kafalara yerleştirir. Kazanma alışkanlığı önemlidir...
SAYGILAR
Burak Mustafa Çakmak
6 Ağustos 2010 Cuma
Arkası Gür Olsun...
Dünya Şampiyonası heyecanı artık iyiden iyiye hissedilmeye başlandı. Kadronun belli olması, Bormio kampı, Tanjeviç'in takımın başına geçmesi derken ilk hazırlık maçımıza "Adidas İstanbul Cup"ta sahaya çıktık.
Öncelikle salona bir değinelim. Ne meşakkatli badirelerle tamamlandı şu Sinan Erdem Spor Salonu. Olimpiyat için yapıldı, Dünya Basketbol Şampiyonası alındı sayesinde. Yapılma süresi 8-9 yılı buldu yanılmıyorsam. İlk etrafına gittiğim sene 2003'tü ve Efes-Ülker finali vardı (Efes'in 10. şampiyonluğu). Malum "etraf"tan kastım "Ahmet Cömert Spor Salonu". Heralde daha önce Ahmet Cömert'te maç izleyip, sonrasında Sinan Erdem'de maç izleyenler ne ruh halleri değiştirmiştir bilemeyiz. Görüntü itibariyle beklediğimden güzel gözüküyor salon.
İran'a da peşin peşin söyleyeceklerimizi söyleyelim. Dünya Şampiyonasına "kıta kıta" takım alınmasa, katılmaları imkansız. Neyse böyle takımlara da ihtiyaç var. Takım içinde sayabileceğimiz, NBA patentli İhaddadi, Kamrani ve az biraz da Zandi göze batan oyuncular. Bu oyuncular dışına bizim ikinci ligde zor oynarlar gibi. İşleri o grupta çok zor. Hele ABD maçı nasıl olur, hayal dahi etmek istemiyorum.
12 Dev Adam "güzel" bir hazırlık başlangıcı yaptı. Erken birçok şeyi söylemek için. Sırp maçını beklemek lazım. Geçen sene yenmeiştik zorlu maçın ardından Sırpları, hatırlarsınız. Şimdi hazırlıklarda "alışkanlık" haline getirdiğimiz Sırp maçına pazar çıkacağız. Arada birde Yeni Zelanda var. İki maçta güzel olabilir.
Maça, Kerem Tunçeri, Ömer Onan, Hidayet Türkoğlu, Cevher Özer ve Semih Erden ilk beşi ile maça başladık. Cevher'i görmek istedi sanırım Tanjeviç. Gayette iyi başladı Cevher. Maçın başında domine eden O idi. Daha sonrasında "NBA Summer League"den hazır gelen Semih Erden pota altını sürükledi ilk başlarda. Semih hazır gelmişti, zaten beklenilen birşeydi. Ama bu "erken faul" problemini Yaz Liginde de yaşadı, bu maçtada. Acilen aşması gerek bunu. Gücünün yetmediği her pozisyonda faul yapıp, sıkıntıya düşüyor ve düşürüyor.
Takımın maçta dikkat çeken yönleri, savunma ve "pas dolaşımı"nda oldu. Gerçekten iyi savunma yaptık. Rakip zayıf da olsa "istekli" savunma her maç önemlidir. Bunula beraber Kerem Tunçeri ile başlaya, Hido, Ömer Onan ve Engin Atsür ile devam eden güzel pas trafiği en önemli artımızdı bu maç. Ender'in eksikliğini "az" hissettik ama Sinan-Engin bunun üstesinden gelebilecek oyuncular. Sinan Güler hücumda şanssız bir maç çıkardı, ama daha çok erken. Zaten işin "savunma" yönünde hep en iştahlılardan.
Ersan-Ömer Aşık maçı koparan ikiliydi. Ersan sessiz sedasız 15 sayı attı. Ömer Aşık ise "O fauller kaçmaz." diye verdiği demeçleri, başta "yok sayıp", sonra yerine getirdi yavaş yavaş. Taraftar desteği, faullerin girmesini sağladı. Az taraftarla böyle oluyorsa "dolu" salonda %70 lerle kullanır Ömer, inanıyorum... Ersan'da 15 sayıyla birlikte herşeyi yaptı. Hele ikinci yarı başında ki "4 sayılık hücumu", sıkışan oyunu bir anda, lavabo açıcı gibi açtı.
Takımın pota altı çok başarılı. Daha Kerem Gönlüm de eklenecek o rotasyona, düşünmek bile tüylerimi diken diken yapıyor. Basketbola "aç" bir KG büyük katkı sağlar bu takıma.
Genel olarak "baz almanın" pek doğru olmayacağı ama Bormio ve diğer kampların "verimli" geçtiğini gösteren vbir maç izledik. Hazırlık maçları çok önemli. Takımın "oturmuş" olması ve geçen sene "kıl payı" madalya kaçırmış olması (klansmanda ki yeri alakadar etmiyor beni, çünkü elenince dağılıyoruz) bu turnuvayı hem de kendi seyircimiz önünde daha önemli kılıyor. Arkası gür olsun bu galibiyetin diyoruz ve geri ayıma devam ediyoruz...
SAYGILAR
Burak Mustafa Çakmak
Öncelikle salona bir değinelim. Ne meşakkatli badirelerle tamamlandı şu Sinan Erdem Spor Salonu. Olimpiyat için yapıldı, Dünya Basketbol Şampiyonası alındı sayesinde. Yapılma süresi 8-9 yılı buldu yanılmıyorsam. İlk etrafına gittiğim sene 2003'tü ve Efes-Ülker finali vardı (Efes'in 10. şampiyonluğu). Malum "etraf"tan kastım "Ahmet Cömert Spor Salonu". Heralde daha önce Ahmet Cömert'te maç izleyip, sonrasında Sinan Erdem'de maç izleyenler ne ruh halleri değiştirmiştir bilemeyiz. Görüntü itibariyle beklediğimden güzel gözüküyor salon.
İran'a da peşin peşin söyleyeceklerimizi söyleyelim. Dünya Şampiyonasına "kıta kıta" takım alınmasa, katılmaları imkansız. Neyse böyle takımlara da ihtiyaç var. Takım içinde sayabileceğimiz, NBA patentli İhaddadi, Kamrani ve az biraz da Zandi göze batan oyuncular. Bu oyuncular dışına bizim ikinci ligde zor oynarlar gibi. İşleri o grupta çok zor. Hele ABD maçı nasıl olur, hayal dahi etmek istemiyorum.
12 Dev Adam "güzel" bir hazırlık başlangıcı yaptı. Erken birçok şeyi söylemek için. Sırp maçını beklemek lazım. Geçen sene yenmeiştik zorlu maçın ardından Sırpları, hatırlarsınız. Şimdi hazırlıklarda "alışkanlık" haline getirdiğimiz Sırp maçına pazar çıkacağız. Arada birde Yeni Zelanda var. İki maçta güzel olabilir.
Maça, Kerem Tunçeri, Ömer Onan, Hidayet Türkoğlu, Cevher Özer ve Semih Erden ilk beşi ile maça başladık. Cevher'i görmek istedi sanırım Tanjeviç. Gayette iyi başladı Cevher. Maçın başında domine eden O idi. Daha sonrasında "NBA Summer League"den hazır gelen Semih Erden pota altını sürükledi ilk başlarda. Semih hazır gelmişti, zaten beklenilen birşeydi. Ama bu "erken faul" problemini Yaz Liginde de yaşadı, bu maçtada. Acilen aşması gerek bunu. Gücünün yetmediği her pozisyonda faul yapıp, sıkıntıya düşüyor ve düşürüyor.
Takımın maçta dikkat çeken yönleri, savunma ve "pas dolaşımı"nda oldu. Gerçekten iyi savunma yaptık. Rakip zayıf da olsa "istekli" savunma her maç önemlidir. Bunula beraber Kerem Tunçeri ile başlaya, Hido, Ömer Onan ve Engin Atsür ile devam eden güzel pas trafiği en önemli artımızdı bu maç. Ender'in eksikliğini "az" hissettik ama Sinan-Engin bunun üstesinden gelebilecek oyuncular. Sinan Güler hücumda şanssız bir maç çıkardı, ama daha çok erken. Zaten işin "savunma" yönünde hep en iştahlılardan.
Ersan-Ömer Aşık maçı koparan ikiliydi. Ersan sessiz sedasız 15 sayı attı. Ömer Aşık ise "O fauller kaçmaz." diye verdiği demeçleri, başta "yok sayıp", sonra yerine getirdi yavaş yavaş. Taraftar desteği, faullerin girmesini sağladı. Az taraftarla böyle oluyorsa "dolu" salonda %70 lerle kullanır Ömer, inanıyorum... Ersan'da 15 sayıyla birlikte herşeyi yaptı. Hele ikinci yarı başında ki "4 sayılık hücumu", sıkışan oyunu bir anda, lavabo açıcı gibi açtı.
Takımın pota altı çok başarılı. Daha Kerem Gönlüm de eklenecek o rotasyona, düşünmek bile tüylerimi diken diken yapıyor. Basketbola "aç" bir KG büyük katkı sağlar bu takıma.
Genel olarak "baz almanın" pek doğru olmayacağı ama Bormio ve diğer kampların "verimli" geçtiğini gösteren vbir maç izledik. Hazırlık maçları çok önemli. Takımın "oturmuş" olması ve geçen sene "kıl payı" madalya kaçırmış olması (klansmanda ki yeri alakadar etmiyor beni, çünkü elenince dağılıyoruz) bu turnuvayı hem de kendi seyircimiz önünde daha önemli kılıyor. Arkası gür olsun bu galibiyetin diyoruz ve geri ayıma devam ediyoruz...
SAYGILAR
Burak Mustafa Çakmak
5 Ağustos 2010 Perşembe
İçimiz De Isındı...
Onlarca maçını izlemişizdir UEFA ve diğer Avrupa Kupalarında Beşiktaş'ın. Ama "ön eleme" olan bir turda bu kadar dolu bir stad gördük mü? Pek hatırlamıyorum...
Gerçekten sıcak demeden, hafta içi demeden stadın tamamı doluydu. Taraftara peşin peşin değinelim; "Enfes"lerdi. Yorulmadan, bıkmadan bağırdılar, tezahuratlarımızla Dolmabahçe'yi, İstanbul Boğaz'ını ve tüm Türkiye'yi inlettiler, ağızlarına sağlık.
Gelelim tur gecesine. Plzen oturmuş bir takım demiştik ilk maç için. Ligleri bizden önce başlamış ve ligde de fena sayılmayacak sonuçlarla başlamışlardı. Aynı ilk maçtaki 11'le başladılar maça.
Beşiktaş'ta ise en merak edilen oyuncu Holosko idi bu maçta. İlk 11 başladı. Serdar Adalı'nın açıklamalarından sonra daha bir merak edilir hal aldı haliyle. Diğer bir isim de Zapo'ydu. Sivok'un "iç burkan" sakatlığı hem Ferrari, hem de Zapo'nun kaderini belirlemiş oldu malum.
Maç tempo olarak çok hızlı başlamadı aslında. Beşiktaş "nasılsa gol bulacağız" düşüncesi, Plzen ise "araya 1 tane sıkıştırıp, korursam turu alırım" düşüncesiyle oynadı uzun süre. Maçta uzun süreli bir denge vardı kısacası. Dakikalar 32'yi gösterdiğinde Bobo, Plzen kaleci ve defansının hatası ile topu kapıp, ardından gelen kırmızı kartta başrolü oynuyor ve rakip 10 kişi kalıyordu. İşte o dakikadan sonra, zaten üstün olan Beşiktaş gitarı eline alıyordu.
İlk maçta Beşiktaş 35. dakikadan sonra yine oyuna hakim olmaya başlamıştı hatırlarsanız Beşiktaş. Bu sefer rakibin eksilmesi bunu daha da kolaylaştırdı. 39. dakika da "gecenin yıldızı" Quaresma sahnedeydi. Delgado "düzgün" bir pas verirken, topu alan, klas bir şekilde içeri yönelen ve 4 Plzen'li oyuncu arasından, hepsine "trivela" diyerek topu ağlara asan Quaresma'ydı. Bu golden sonra, arka arkaya tam "4" muhtemel gol vuruşu yapıyor ve sonuç alamıyordu Beşiktaş.
İlk yarıyı üstün kapatan Beşiktaşımız, ikinci yarıya az kontrollü başlıyordu. "Kalbi kırık" gözüken Ferrari oyuna, sakatlanan İbrahim Toraman'ın yerine dahil oluyor ve taraftar O'nun takımda kalmasını ne kadar istediğini gösteriyordu o dakikalarda. Ferrari için diyeceğim, kırgın olduğu "yüzünden belli" olurdu. İlk başlarda "öylesine" bir koşuşu vardı. Özellikle spor yapmış olanlar bilir "küskün" ruh halinin nasıl yansıdığını sahaya. Ama daha sonra takıma ayark uydurdu O da. Ferrarisiz neler çektik geçen sene, ben unutmuyorum, Schuster'de bunu sıkıntıya düşmeden kavrar zamanla umarım. 3hafta İbrahim Toraman yok ve Ferrari büyük ihtiyaç...
İbrahim Üzülmez'in kanadından ilkyarı 11-11 oynanırken maçta çok atak yedik. İsmail'e "al artık şu formayı" dediğim bile oldu içimden. Ama İbrahim yine çabaladı maç boyunca. "Deli İbo" 49. dakikada Quaresma'dan esinlenen hareketlerle de hafızalara kazıdı kendini birkez daha...
Zaten 10 kişi olan rakip "az dirençli" başladığı ikinci yarıda "çok" direnemedi ve Quaresma'nın, daha ilk dakikalardan soyunma odasına yollayacağını gösterdiği Limbersky 52. dakikada kırmızı kartla oyundışı kaldı.
Bu dakikadan sonra "sahada" Q7, tribünde "Kapalı" şov vardı. Rakibin 9 kişi kalmasından 5 dakika sonra Quaresma "Kartalın Kanadı Benim" dercesine leziz bir orta açıyor, hani topa Delgado "kafa atmıyor", top Delgado'nun "kafasına" geliyor ve ağlarla buluşuyordu adeta.
Delgado yine golünü attı, yine vasattı! Katılmayana hürmetim vardır, ama attığı pas oranı çok çok düşüktü. İyi niyetli ve "sonuca gidilecek" paslar atmaya çalışıyor, ama başaramıyor. Hele Quaresma'nın paslarını gördükçe "sırıtır" bir vaziyet alıyor o paslar. Önceki maç dediğimi biraz değiştirerek tekrarlıyorum; "Delgado'nun vakte ihtiyacı var, ama kimsenin sabrı yok."
68.dakikada Bobo'nun yerine Nihat Kahveci, bu değişiklikten 9 dakika öncede Delgado'nun yerine Rodrigo Tabata oyuna dahil oluyordu.
Nihat'ın girişinden sonra ileride, daha "içte" oynayan Holosko "hayalet" görünümünden azda olsa uzaklaşıyordu. Maçın çoğunluğunda "Casper" filmini çevirdi Holosko. Dünya Kupasında "turistik gezgin" görünümünde olan ve kampa "olması gerektiğinden" geç katılan Holosko, maça da geç dahil oldu kafa olarak. 71. dakikada ki golle sonuçlanan vuruşu ise hepimizi ayağa kaldırdı. Gerçekten "O ne vuruştu" dedirtti bizlere. Vakit ihtiyacı var, "yollanacak" dedikoduları da moralini bozmuş olabilir. Geçen senenin çok üstüne çıkmalı ve saç baş yoldurmamalı bu sezon. "Hayalet Filmi" tadında hiç hiç oynamamalı...
3-0'ın ardından Schuster hariç herkes skoru belirlemişti. Plzen "yemeyelim" Beşiktaş'takiler ise "kendini gösterme" çabasına girişmişti. Tabata 86. dakikada bu son yazdığımı kanıtlar nitelikte bencil bir harekete imza attı. Belki de Delgado'nun "eh işte"lik oyununu, golle süsleyip "göze girmiş" olabileceğini düşündü ki ortadan gelişen atak da solundaki Quaresma ve sağındaki ihat'ı es geçip kaleye vurup golü yapamadı. Tabata'nın az süre almasındaki neden bence "fizik" zaafıydı. Plzen'in "güç" ve "sertlik" anlayışına karşı Schuster O'nu pek düşünmedi bu eşleşmede.
Maçın Yıldızı: Ricardo Quaresma... "Ne yapmadı?" Bir kişi bile bu soruya cevap veremez. Yaptıklarını yazmaya ise sayfa yetmez. Gerçekten "istenilen" ve "istediği" golü attı, çok güzel asist yaptı, sahada basmadık yer bırakmadı, kaptırdığını kaptı, pres yaptı, coştu, coşturdu... Say say bitmez. Beklenenden çok başka bir adam Quaresma. Yakın çevremin, çok sevdiğimi bildiği Mourinho'dan dolayı, "sorunlu" olduğu düşünülen, ama "sorunlu Mourinho"nun şans dahi tanımadığı "lokum gibi" bir adam bu Quaresma. Sert olmasına da artık idare edicez. "Hırssız Yıldız" yoktur, olmaz. Quaresma'nın "rol arkadaşları" Bobo, Necip,Ernst'ti bu maçta. Bobo rakibi yıprattı, Necip "çok güzel" pas dağıtımı yaptı, Ernst'e top kapmada yardımcı oldu. Ernst'te bildiğimiz günlerine döner bir haldeydi. 1-2 oynucu dışında "falsosuz" du takım...
Bir engeli daha aştı Beşiktaşımız. Bu Türkiye'nin doğusundan-batısına kavrulduğu günlerde, dışımızın güneş yanığı olduğu zamanlarda, içimizde "tatlı tatlı" ısındı bu galibiyet ve gollerle. Plzen'den "sert" ve "iyi" rakiplerle de oynayacağız kuşkusuz. Ama gelgelelim "hazır olmayan", "Guti" ve muhtemel "forevetinden" eksik Beşiktaş böyle rahat oynuyorsa, yaz-kış içimiz hep sıcak kalacak demektir...
SAYGILAR
Burak Mustafa Çakmak
Gerçekten sıcak demeden, hafta içi demeden stadın tamamı doluydu. Taraftara peşin peşin değinelim; "Enfes"lerdi. Yorulmadan, bıkmadan bağırdılar, tezahuratlarımızla Dolmabahçe'yi, İstanbul Boğaz'ını ve tüm Türkiye'yi inlettiler, ağızlarına sağlık.
Gelelim tur gecesine. Plzen oturmuş bir takım demiştik ilk maç için. Ligleri bizden önce başlamış ve ligde de fena sayılmayacak sonuçlarla başlamışlardı. Aynı ilk maçtaki 11'le başladılar maça.
Beşiktaş'ta ise en merak edilen oyuncu Holosko idi bu maçta. İlk 11 başladı. Serdar Adalı'nın açıklamalarından sonra daha bir merak edilir hal aldı haliyle. Diğer bir isim de Zapo'ydu. Sivok'un "iç burkan" sakatlığı hem Ferrari, hem de Zapo'nun kaderini belirlemiş oldu malum.
Maç tempo olarak çok hızlı başlamadı aslında. Beşiktaş "nasılsa gol bulacağız" düşüncesi, Plzen ise "araya 1 tane sıkıştırıp, korursam turu alırım" düşüncesiyle oynadı uzun süre. Maçta uzun süreli bir denge vardı kısacası. Dakikalar 32'yi gösterdiğinde Bobo, Plzen kaleci ve defansının hatası ile topu kapıp, ardından gelen kırmızı kartta başrolü oynuyor ve rakip 10 kişi kalıyordu. İşte o dakikadan sonra, zaten üstün olan Beşiktaş gitarı eline alıyordu.
İlk maçta Beşiktaş 35. dakikadan sonra yine oyuna hakim olmaya başlamıştı hatırlarsanız Beşiktaş. Bu sefer rakibin eksilmesi bunu daha da kolaylaştırdı. 39. dakika da "gecenin yıldızı" Quaresma sahnedeydi. Delgado "düzgün" bir pas verirken, topu alan, klas bir şekilde içeri yönelen ve 4 Plzen'li oyuncu arasından, hepsine "trivela" diyerek topu ağlara asan Quaresma'ydı. Bu golden sonra, arka arkaya tam "4" muhtemel gol vuruşu yapıyor ve sonuç alamıyordu Beşiktaş.
İlk yarıyı üstün kapatan Beşiktaşımız, ikinci yarıya az kontrollü başlıyordu. "Kalbi kırık" gözüken Ferrari oyuna, sakatlanan İbrahim Toraman'ın yerine dahil oluyor ve taraftar O'nun takımda kalmasını ne kadar istediğini gösteriyordu o dakikalarda. Ferrari için diyeceğim, kırgın olduğu "yüzünden belli" olurdu. İlk başlarda "öylesine" bir koşuşu vardı. Özellikle spor yapmış olanlar bilir "küskün" ruh halinin nasıl yansıdığını sahaya. Ama daha sonra takıma ayark uydurdu O da. Ferrarisiz neler çektik geçen sene, ben unutmuyorum, Schuster'de bunu sıkıntıya düşmeden kavrar zamanla umarım. 3hafta İbrahim Toraman yok ve Ferrari büyük ihtiyaç...
İbrahim Üzülmez'in kanadından ilkyarı 11-11 oynanırken maçta çok atak yedik. İsmail'e "al artık şu formayı" dediğim bile oldu içimden. Ama İbrahim yine çabaladı maç boyunca. "Deli İbo" 49. dakikada Quaresma'dan esinlenen hareketlerle de hafızalara kazıdı kendini birkez daha...
Zaten 10 kişi olan rakip "az dirençli" başladığı ikinci yarıda "çok" direnemedi ve Quaresma'nın, daha ilk dakikalardan soyunma odasına yollayacağını gösterdiği Limbersky 52. dakikada kırmızı kartla oyundışı kaldı.
Bu dakikadan sonra "sahada" Q7, tribünde "Kapalı" şov vardı. Rakibin 9 kişi kalmasından 5 dakika sonra Quaresma "Kartalın Kanadı Benim" dercesine leziz bir orta açıyor, hani topa Delgado "kafa atmıyor", top Delgado'nun "kafasına" geliyor ve ağlarla buluşuyordu adeta.
Delgado yine golünü attı, yine vasattı! Katılmayana hürmetim vardır, ama attığı pas oranı çok çok düşüktü. İyi niyetli ve "sonuca gidilecek" paslar atmaya çalışıyor, ama başaramıyor. Hele Quaresma'nın paslarını gördükçe "sırıtır" bir vaziyet alıyor o paslar. Önceki maç dediğimi biraz değiştirerek tekrarlıyorum; "Delgado'nun vakte ihtiyacı var, ama kimsenin sabrı yok."
68.dakikada Bobo'nun yerine Nihat Kahveci, bu değişiklikten 9 dakika öncede Delgado'nun yerine Rodrigo Tabata oyuna dahil oluyordu.
Nihat'ın girişinden sonra ileride, daha "içte" oynayan Holosko "hayalet" görünümünden azda olsa uzaklaşıyordu. Maçın çoğunluğunda "Casper" filmini çevirdi Holosko. Dünya Kupasında "turistik gezgin" görünümünde olan ve kampa "olması gerektiğinden" geç katılan Holosko, maça da geç dahil oldu kafa olarak. 71. dakikada ki golle sonuçlanan vuruşu ise hepimizi ayağa kaldırdı. Gerçekten "O ne vuruştu" dedirtti bizlere. Vakit ihtiyacı var, "yollanacak" dedikoduları da moralini bozmuş olabilir. Geçen senenin çok üstüne çıkmalı ve saç baş yoldurmamalı bu sezon. "Hayalet Filmi" tadında hiç hiç oynamamalı...
3-0'ın ardından Schuster hariç herkes skoru belirlemişti. Plzen "yemeyelim" Beşiktaş'takiler ise "kendini gösterme" çabasına girişmişti. Tabata 86. dakikada bu son yazdığımı kanıtlar nitelikte bencil bir harekete imza attı. Belki de Delgado'nun "eh işte"lik oyununu, golle süsleyip "göze girmiş" olabileceğini düşündü ki ortadan gelişen atak da solundaki Quaresma ve sağındaki ihat'ı es geçip kaleye vurup golü yapamadı. Tabata'nın az süre almasındaki neden bence "fizik" zaafıydı. Plzen'in "güç" ve "sertlik" anlayışına karşı Schuster O'nu pek düşünmedi bu eşleşmede.
Maçın Yıldızı: Ricardo Quaresma... "Ne yapmadı?" Bir kişi bile bu soruya cevap veremez. Yaptıklarını yazmaya ise sayfa yetmez. Gerçekten "istenilen" ve "istediği" golü attı, çok güzel asist yaptı, sahada basmadık yer bırakmadı, kaptırdığını kaptı, pres yaptı, coştu, coşturdu... Say say bitmez. Beklenenden çok başka bir adam Quaresma. Yakın çevremin, çok sevdiğimi bildiği Mourinho'dan dolayı, "sorunlu" olduğu düşünülen, ama "sorunlu Mourinho"nun şans dahi tanımadığı "lokum gibi" bir adam bu Quaresma. Sert olmasına da artık idare edicez. "Hırssız Yıldız" yoktur, olmaz. Quaresma'nın "rol arkadaşları" Bobo, Necip,Ernst'ti bu maçta. Bobo rakibi yıprattı, Necip "çok güzel" pas dağıtımı yaptı, Ernst'e top kapmada yardımcı oldu. Ernst'te bildiğimiz günlerine döner bir haldeydi. 1-2 oynucu dışında "falsosuz" du takım...
Bir engeli daha aştı Beşiktaşımız. Bu Türkiye'nin doğusundan-batısına kavrulduğu günlerde, dışımızın güneş yanığı olduğu zamanlarda, içimizde "tatlı tatlı" ısındı bu galibiyet ve gollerle. Plzen'den "sert" ve "iyi" rakiplerle de oynayacağız kuşkusuz. Ama gelgelelim "hazır olmayan", "Guti" ve muhtemel "forevetinden" eksik Beşiktaş böyle rahat oynuyorsa, yaz-kış içimiz hep sıcak kalacak demektir...
SAYGILAR
Burak Mustafa Çakmak
29 Temmuz 2010 Perşembe
Tur "MABED"e
Deplasmandan beraberlikle İstanbul'a dönüyoruz. Çoğumuzun beklemediği bir skordu 1-1. İstenilmeyecek kadar kötü değil belki, ama beklenilmeyen bir skor.
İlk başta biraz Plzen'e değinelim. Tipik Çek takımı. Fizikli ve güçlü, rakibi bozmaya yönelik ve rakip onların oyununu bozamazsa iyi oynamaya meyilli. İsim isim açıkcası ayrılabilecek veya üstün bir oyuncu görmedim. Futbol ve diğer tüm spor dallarında mücadele etmeyen yok artık. Plzen'de mücadele konusunda gayet arzulu. Ama tek devrelik atımları olduğunu gösterdiler bu maçta bizlere.
İlk yarının başından itibaren Plzen çok tehlikeli oldu Beşiktaşımız karşısında. Beşiktaş ise ilk "pozisyon" gibi duran atağını 12. dakikada gerçekleştirdi. Onda da Nobre, az bir bencillikle topu Delgado'ya bırakmadı ve harcadı. Daha sonrasından, bizden çok daha hazır ve diri Plzen arka arkaya çok tehlikeli ataklar geliştirdi. Zaten ilk yarının büyük çoğunluğu, "Plzen-Hakan Arıkan" arasında geçti.
20 dakika gibi bir sürede "6-0" lık korner üstünlüğü vardı Plzen'in. Buna karşılık Beşiktaş "Vikingur" maçının etkisinde kalmış gibiydi. İşte "güçlü" takımlarla hazırlık maçları oynamanın avantajı veya başka bir değişle "oynamamanın dez avantajı" böyle maçlarda ortaya çıkıyor. Zayıf hazırlık maçları, arkasından gelen, hazırlık maçlarında ki rakiplerden "daha da zayıf" bir Vikingur, kafaları fazla rahatlatmıştı. Plzen'de ilkyarının sonlarına kadar bu nedenle üstün göründü kanısındayım.
Dakikalar 28'i gösterirken, duran top organizasyonunda, neredeyse tüm duran topların başına geçen Horvath, ceza sahasının hemen önünde ki Limbersky'ye topu atıyor, düzgün giden şut ağlarımızı buluyordu. Defansif hatalar gerçekten had safhada idi.
Daha sonrasında Beşiktaş oyunu daha bir dengelemeye başladı. Yediğimiz golden 16 dakika sonra, Quaresma, rakibin sağ, bizim sol kanadımızdan ilerliyor ve maç başında "yapış Quaresma'ya" talimatı alan 27 numaralı Plzenli tarafından ceza sahasının 1,5 metre içinde düşürülüyordu. Topun başına gelen Delgado hem beraberliği getiriyor,hem de maç skorunu ilan ediyordu.
İkinci yarı başında Necip Uysal oyuna dahil oldu. Necip'i belki de Quaresma'dan daha dikkatli gözlerle izleyenlerimiz oldu bu andan sonra. Kendi fikrimi belirteyim, çok olumlu oynadı... Zaten ikinci yarının tamamında top Beşiktaş'ın ayağındaydı. Rakip 1 pozisyon bulabildi, onuda "günün adamı" Hakan çıkardı. İkinci yarı genelde "kapanan" Plzen, "yüklenmeye çalışan" Beşiktaş vardı. İlkyarı, rakibi "geriye yaslamak" için, ikinciyarı ise "gol atmak" için "iyi" bir santrafor aradı gözlerimiz.
Bu forvet eksikliği ile, defansın arasıra "uyuklama hali" tek sıkıntı şimdilik. Guti gelecek ve ortasahada ki "sıkıntılı" gözüken pas trafiği düzene girecek. Ama kesinlikle geriye yardıma dönmeli Guti. Forvette gerçekten aranılan "bitiricilik" ve "kuvvet". Nobre eski kuvvetinin 10'da 1'inde bile değil! Bobo, hafif sakatlığın sıkıntısıyla oynamak zorunda kaldı. Zaten sakatlık olmasa da Bobo "geç" form tutan bir oyuncu malumunuzca.
"Kim gitsin?" muhabbeti hala devam ediyor ve bu maçta bize bir fikir vermedi. "Kim kalsın?" derseniz Ferrari kalmalı! Hatta Fink bile kalabilir. Delgado-Tabata onlarca soru işareti yarattı yine kafalarda. Hilbert'e bakınca da pek hazır değildi. Vikingur maçlarına yetişmiş ve oynamış olsa daha bir düzenli oynardı bugün belki. "Dağınık" O'nu tanımlamak için şimdilik yeterli bir sözcük.
Quaresma'ya ayrı bir paragraf açalım. Sertliğe sertlikle karşılık veriyor. Rakibi çok kızdırıyor, bu bence artı bir özellik. Her an karşısındaki oyuncu soyunma odasının yolunu tutabilir. Bugünde O'nu marke eden oyuncudan bir penaltı çalmayı başardı. Pek dile getirilmeyen birşey tespit ettim Quaresma için. İleride pres yapıyor. Özellikle defanslar geri oynamaya çalıştığı sıra da, araya girmeye çalışıyor ya da rakibin oradaki kurgusuna limon sıkıyor(!) Bu şekilde top çalıp, gol atıp, asist yapabilir, demedi demeyin...
Maçın Yıldızı: Hakan Arıkan... Çok sıkıntılar yaşayıp, yaşattı bizlere. Ama bu beraberlik O'nun elleriyle geldi kesinlikle. Seveni-sevmeyeni herkes bir takdir etmeli bu maç için Hakan Arıkan'ı. Defansı bile toparladı zaman zaman. Geçmiş senelere oranla çok daha hareketli göründü bana. Bazen rekfleksleri "tutukluk" yapar Hakan'ın. Bu durumu tamamen aştımı, gün geçtikçe göreceğiz bunu....
1-1 güzel skor. "Mabedimiz" İnönü Stadyumu'nda turu rahat geçeriz gibi gözüküyor. Dikkatlı olmakta fayda var ama, uyaralım yine de! Bu maçta biraz "hazırlık" maçı kıvamındaydı bizim için, en önemli durumsa bu "hazırlık maçı kıvamında ki" Avrupa Ligi maçlarını kazasız belasız atlatmak. Sıyrık var, sıkıntı yok, tur yakın...
SAYGILAR
Burak Mustafa Çakmak
İlk başta biraz Plzen'e değinelim. Tipik Çek takımı. Fizikli ve güçlü, rakibi bozmaya yönelik ve rakip onların oyununu bozamazsa iyi oynamaya meyilli. İsim isim açıkcası ayrılabilecek veya üstün bir oyuncu görmedim. Futbol ve diğer tüm spor dallarında mücadele etmeyen yok artık. Plzen'de mücadele konusunda gayet arzulu. Ama tek devrelik atımları olduğunu gösterdiler bu maçta bizlere.
İlk yarının başından itibaren Plzen çok tehlikeli oldu Beşiktaşımız karşısında. Beşiktaş ise ilk "pozisyon" gibi duran atağını 12. dakikada gerçekleştirdi. Onda da Nobre, az bir bencillikle topu Delgado'ya bırakmadı ve harcadı. Daha sonrasından, bizden çok daha hazır ve diri Plzen arka arkaya çok tehlikeli ataklar geliştirdi. Zaten ilk yarının büyük çoğunluğu, "Plzen-Hakan Arıkan" arasında geçti.
20 dakika gibi bir sürede "6-0" lık korner üstünlüğü vardı Plzen'in. Buna karşılık Beşiktaş "Vikingur" maçının etkisinde kalmış gibiydi. İşte "güçlü" takımlarla hazırlık maçları oynamanın avantajı veya başka bir değişle "oynamamanın dez avantajı" böyle maçlarda ortaya çıkıyor. Zayıf hazırlık maçları, arkasından gelen, hazırlık maçlarında ki rakiplerden "daha da zayıf" bir Vikingur, kafaları fazla rahatlatmıştı. Plzen'de ilkyarının sonlarına kadar bu nedenle üstün göründü kanısındayım.
Dakikalar 28'i gösterirken, duran top organizasyonunda, neredeyse tüm duran topların başına geçen Horvath, ceza sahasının hemen önünde ki Limbersky'ye topu atıyor, düzgün giden şut ağlarımızı buluyordu. Defansif hatalar gerçekten had safhada idi.
Daha sonrasında Beşiktaş oyunu daha bir dengelemeye başladı. Yediğimiz golden 16 dakika sonra, Quaresma, rakibin sağ, bizim sol kanadımızdan ilerliyor ve maç başında "yapış Quaresma'ya" talimatı alan 27 numaralı Plzenli tarafından ceza sahasının 1,5 metre içinde düşürülüyordu. Topun başına gelen Delgado hem beraberliği getiriyor,hem de maç skorunu ilan ediyordu.
İkinci yarı başında Necip Uysal oyuna dahil oldu. Necip'i belki de Quaresma'dan daha dikkatli gözlerle izleyenlerimiz oldu bu andan sonra. Kendi fikrimi belirteyim, çok olumlu oynadı... Zaten ikinci yarının tamamında top Beşiktaş'ın ayağındaydı. Rakip 1 pozisyon bulabildi, onuda "günün adamı" Hakan çıkardı. İkinci yarı genelde "kapanan" Plzen, "yüklenmeye çalışan" Beşiktaş vardı. İlkyarı, rakibi "geriye yaslamak" için, ikinciyarı ise "gol atmak" için "iyi" bir santrafor aradı gözlerimiz.
Bu forvet eksikliği ile, defansın arasıra "uyuklama hali" tek sıkıntı şimdilik. Guti gelecek ve ortasahada ki "sıkıntılı" gözüken pas trafiği düzene girecek. Ama kesinlikle geriye yardıma dönmeli Guti. Forvette gerçekten aranılan "bitiricilik" ve "kuvvet". Nobre eski kuvvetinin 10'da 1'inde bile değil! Bobo, hafif sakatlığın sıkıntısıyla oynamak zorunda kaldı. Zaten sakatlık olmasa da Bobo "geç" form tutan bir oyuncu malumunuzca.
"Kim gitsin?" muhabbeti hala devam ediyor ve bu maçta bize bir fikir vermedi. "Kim kalsın?" derseniz Ferrari kalmalı! Hatta Fink bile kalabilir. Delgado-Tabata onlarca soru işareti yarattı yine kafalarda. Hilbert'e bakınca da pek hazır değildi. Vikingur maçlarına yetişmiş ve oynamış olsa daha bir düzenli oynardı bugün belki. "Dağınık" O'nu tanımlamak için şimdilik yeterli bir sözcük.
Quaresma'ya ayrı bir paragraf açalım. Sertliğe sertlikle karşılık veriyor. Rakibi çok kızdırıyor, bu bence artı bir özellik. Her an karşısındaki oyuncu soyunma odasının yolunu tutabilir. Bugünde O'nu marke eden oyuncudan bir penaltı çalmayı başardı. Pek dile getirilmeyen birşey tespit ettim Quaresma için. İleride pres yapıyor. Özellikle defanslar geri oynamaya çalıştığı sıra da, araya girmeye çalışıyor ya da rakibin oradaki kurgusuna limon sıkıyor(!) Bu şekilde top çalıp, gol atıp, asist yapabilir, demedi demeyin...
Maçın Yıldızı: Hakan Arıkan... Çok sıkıntılar yaşayıp, yaşattı bizlere. Ama bu beraberlik O'nun elleriyle geldi kesinlikle. Seveni-sevmeyeni herkes bir takdir etmeli bu maç için Hakan Arıkan'ı. Defansı bile toparladı zaman zaman. Geçmiş senelere oranla çok daha hareketli göründü bana. Bazen rekfleksleri "tutukluk" yapar Hakan'ın. Bu durumu tamamen aştımı, gün geçtikçe göreceğiz bunu....
1-1 güzel skor. "Mabedimiz" İnönü Stadyumu'nda turu rahat geçeriz gibi gözüküyor. Dikkatlı olmakta fayda var ama, uyaralım yine de! Bu maçta biraz "hazırlık" maçı kıvamındaydı bizim için, en önemli durumsa bu "hazırlık maçı kıvamında ki" Avrupa Ligi maçlarını kazasız belasız atlatmak. Sıyrık var, sıkıntı yok, tur yakın...
SAYGILAR
Burak Mustafa Çakmak
22 Temmuz 2010 Perşembe
Faroe Adalarında Piknik...
Mangal yapmak için de "Vikingur" malzemesi hazırdaydı...
Beşiktaş, beklenileni gerçekleştirmekte pek hatta hiç zorlanmadı. İlk maçı 3-0, ikinci maçı da 4-0'lık skorla almayı bildi ve Plzen'le rakip oldu.
Karşılaşmadan çok "ortam" maça damga vurdu dersek yanılmazyız sanırım. Ortalama "2" saat olan gece, rakibin zayıf ve "bi çare" halleri...
Stad hele evlere şenlikti. İzlerken mutlaka farketmişsinizdir, iki tarafında "sahil yolu" kıvamında yollar bulunan, tepeyi kazıp, içine "tribün" yerleştirilmiş, toplasanız 200-300 kişi ya var ya yok, hele güvenlik görevlisi 5-10 kişi filan... Böyle bir ortamda Beşiktaş maça çıktı.
Yukarda da bahsetmiş olduğumuz "3-0" lık avantaj yokmuşcasına ve rahatta başladı maça. Daha "ne oluyoruz" demeden 3. dakika da İsmail Köybaşı, güzel çalımlarla içeri girip iyi bir orta açıyor, Ekrem Dağ'ın "fantastik" kafa vuruşu ağlarla buluşuyordu.
Maça hızlı başlayan ve ilkyarı boyunca hızlı oynayan, zaten maçın da tek hakimi Beşiktaşımızdı. 10. dakikaya gelindiğinde, bu sefer Nihat Kahveci, Quaresma'nın önüne bıraktığı güzel topu "asist ve gole" çeviriyor sonrasında da geçen hafta verdiği sözü yerine getirerek "meşhur" selamını veriyordu. Bu selamı "İnönü"de istiyoruz, okuyorsa benden herkes adına bir istek olsun bu.
32. dakika geldiğinde ise Q7 bu sefer Delgado'ya şık bir pas veriyor, Delgado'da Bobo'ya asisti yaparak farkı 3'e çıkarıyordu.
İlkyarının son dakikalarında ise Quaresma kendinin 2. asistini yaparken, Bobo'ya da 2. golünü attırıyordu. Farkın 4'e çıkması, ilkyarının son düdüğüyle sanki maçı bitiriyordu.
İkinciyarı için maçla ilgili yazmaktan çok oyuncularla ilgili yazmak doğru olur diye düşünüyorum. İlkyarının bitiş düdüğü sanki maçı da bitirmişti. Bunda bir sıkıntı yoktu tabi. Zaten kamp yorgunluğu, üstüne "erken" resmi maç, uzaklarda yer alan bir ülkeye gidiş, sıcaktan-soğuğa geçiş, kısacası tüm bu durumlar karşısında hangi takım olsa 4-0 öndeyken işi sıkmazdı. Beşiktaş da sıkmadı zaten. Rölanti ve oyunu kontrol eder haliyle evine dönmeyi bekledi.
İkinci yarının başında, Schuster'in dün maça başlarken oynayacaklarını açıkladığı "Ferrari-Sivok" ikilisinden Ferrari'yi oyuna alıyor, Sivok'u kenara çekiyordu. "Avrupa Kupalarında" oynayacak ve Zapo-Ferrari ikilisini isteyen takımlar için bu kötü haberdi. Bu durum hepimizin kafalarını karıştırdı aslında. "Kim gitsin?" tahminlerimiz şaştıkça şaşar bir halde hala. Gün geçtikçe de bu belirsizlik en çok kafa kurcalayan konu haline gelmiş durum da.
Saha içine dönersek. Maçta "gidebilecek" denilen Delgado en çok dikkat edilen isimdi belki. Olumlu değildi pek malesef. Gerçi, Delgado'nun "durup durup" bir pas veya bir hareketle iş bitiren bir özelliği var ve bunu asist yaparak gösterdi maçta. Olumlu "eh işte" idi. Zamana ihtiyacı var, o yüzden yüklenmek istemiyorum pek. Ama Beşiktaş'ın O'na ayıracak ne kadar zamanı olur, orası muamma.
Onur Bayramoğlu'nu da görme fırsatı bulduk Vikingur karşısında. "Ürkek oynadı" dersek yanılmayız. Bozüyükspor'dan Beşiktaş gibi bir camia ya gelmek, hemde bir anda gelmek büyük başarı. Kötü olsa gelemezdi. Ben iyi şeyler bekliyorum, daha çok erken. Heyecanlı olması da çok normal.
Uğur İnceman'da bu maçta bile vasat kalıyor. Geldiği günden beri vasatı aşamadı Uğur. Artık ya toparlanmalı, kenardan da olsa iyi katkı vermeli ya da yeni arayışlara girme Schuster.
Quaresma'yı abartmadan övelim ve uyaralım... Top ayağına geldiği zaman adete topla bütünleşiyor. Birbirlerini seviyorlar, belli. Yapamayacağı birşey yok sahada. Çok şeyler başarması bekleniliyor, başaracakta. Ama bu "sinir" durumuna hakim olması şart. En azından biraz frenlemeli. Malum ligimiz "psikopat" dolu!!!
Nihat Kahveci'yi çok özelemişiz. Geçen sezon sonu gösterdiği "eski gün pırıltıları" yavaş yavaş "parlamaya" dönüşüyor. Yakında "Güneşinden" kaçınması gerekilecek hale gelecektir, inanın.
Maçın Yıldızı: BOBO... Aslında arada kaldım Bobo'yu seçerken. Nihat'ta çok başarılıydı. Maçın genelinden çok "ilkyarı"ya göre bu yorumları yapıyoruz başarı konusunda. Bobo'da dinlenenlerdendi ikinci yarı. Ama ilkyarıda attığı 2 gol işi bitirdi. Forvet arayışlar var, geldiği günden beri hep gönderilmek istenildi. Ama gelgelelim "Avrupa Kupalarında" Beşiktaş'ın "En golcü" 2. oyuncusu oldu. Bu sene 1. olması içinse 4 golü kaldı sadece. Bunu başarabilecek kapasitede. Ama "bu maçlık" olduğunu düşündüğüm "laubali" vuruşları bir kenara bırakmalı, uyarı...
Çok fazla önemsenecek bir takım değildi Vikingur. Beşiktaş "Froe Pikniğini" yaptı memlekete dönüyor. Haftaya Çek Cumhuriyeti'nde ki maça bakıyor artık. Lige az kaldı, kupada yola devam, rakip "güçlü ya da zayıf", iyi başlarsan iyi gidersin. Böyle devam KARTALIM...
SAYGILAR
Burak Mustafa Çakmak
Beşiktaş, beklenileni gerçekleştirmekte pek hatta hiç zorlanmadı. İlk maçı 3-0, ikinci maçı da 4-0'lık skorla almayı bildi ve Plzen'le rakip oldu.
Karşılaşmadan çok "ortam" maça damga vurdu dersek yanılmazyız sanırım. Ortalama "2" saat olan gece, rakibin zayıf ve "bi çare" halleri...
Stad hele evlere şenlikti. İzlerken mutlaka farketmişsinizdir, iki tarafında "sahil yolu" kıvamında yollar bulunan, tepeyi kazıp, içine "tribün" yerleştirilmiş, toplasanız 200-300 kişi ya var ya yok, hele güvenlik görevlisi 5-10 kişi filan... Böyle bir ortamda Beşiktaş maça çıktı.
Yukarda da bahsetmiş olduğumuz "3-0" lık avantaj yokmuşcasına ve rahatta başladı maça. Daha "ne oluyoruz" demeden 3. dakika da İsmail Köybaşı, güzel çalımlarla içeri girip iyi bir orta açıyor, Ekrem Dağ'ın "fantastik" kafa vuruşu ağlarla buluşuyordu.
Maça hızlı başlayan ve ilkyarı boyunca hızlı oynayan, zaten maçın da tek hakimi Beşiktaşımızdı. 10. dakikaya gelindiğinde, bu sefer Nihat Kahveci, Quaresma'nın önüne bıraktığı güzel topu "asist ve gole" çeviriyor sonrasında da geçen hafta verdiği sözü yerine getirerek "meşhur" selamını veriyordu. Bu selamı "İnönü"de istiyoruz, okuyorsa benden herkes adına bir istek olsun bu.
32. dakika geldiğinde ise Q7 bu sefer Delgado'ya şık bir pas veriyor, Delgado'da Bobo'ya asisti yaparak farkı 3'e çıkarıyordu.
İlkyarının son dakikalarında ise Quaresma kendinin 2. asistini yaparken, Bobo'ya da 2. golünü attırıyordu. Farkın 4'e çıkması, ilkyarının son düdüğüyle sanki maçı bitiriyordu.
İkinciyarı için maçla ilgili yazmaktan çok oyuncularla ilgili yazmak doğru olur diye düşünüyorum. İlkyarının bitiş düdüğü sanki maçı da bitirmişti. Bunda bir sıkıntı yoktu tabi. Zaten kamp yorgunluğu, üstüne "erken" resmi maç, uzaklarda yer alan bir ülkeye gidiş, sıcaktan-soğuğa geçiş, kısacası tüm bu durumlar karşısında hangi takım olsa 4-0 öndeyken işi sıkmazdı. Beşiktaş da sıkmadı zaten. Rölanti ve oyunu kontrol eder haliyle evine dönmeyi bekledi.
İkinci yarının başında, Schuster'in dün maça başlarken oynayacaklarını açıkladığı "Ferrari-Sivok" ikilisinden Ferrari'yi oyuna alıyor, Sivok'u kenara çekiyordu. "Avrupa Kupalarında" oynayacak ve Zapo-Ferrari ikilisini isteyen takımlar için bu kötü haberdi. Bu durum hepimizin kafalarını karıştırdı aslında. "Kim gitsin?" tahminlerimiz şaştıkça şaşar bir halde hala. Gün geçtikçe de bu belirsizlik en çok kafa kurcalayan konu haline gelmiş durum da.
Saha içine dönersek. Maçta "gidebilecek" denilen Delgado en çok dikkat edilen isimdi belki. Olumlu değildi pek malesef. Gerçi, Delgado'nun "durup durup" bir pas veya bir hareketle iş bitiren bir özelliği var ve bunu asist yaparak gösterdi maçta. Olumlu "eh işte" idi. Zamana ihtiyacı var, o yüzden yüklenmek istemiyorum pek. Ama Beşiktaş'ın O'na ayıracak ne kadar zamanı olur, orası muamma.
Onur Bayramoğlu'nu da görme fırsatı bulduk Vikingur karşısında. "Ürkek oynadı" dersek yanılmayız. Bozüyükspor'dan Beşiktaş gibi bir camia ya gelmek, hemde bir anda gelmek büyük başarı. Kötü olsa gelemezdi. Ben iyi şeyler bekliyorum, daha çok erken. Heyecanlı olması da çok normal.
Uğur İnceman'da bu maçta bile vasat kalıyor. Geldiği günden beri vasatı aşamadı Uğur. Artık ya toparlanmalı, kenardan da olsa iyi katkı vermeli ya da yeni arayışlara girme Schuster.
Quaresma'yı abartmadan övelim ve uyaralım... Top ayağına geldiği zaman adete topla bütünleşiyor. Birbirlerini seviyorlar, belli. Yapamayacağı birşey yok sahada. Çok şeyler başarması bekleniliyor, başaracakta. Ama bu "sinir" durumuna hakim olması şart. En azından biraz frenlemeli. Malum ligimiz "psikopat" dolu!!!
Nihat Kahveci'yi çok özelemişiz. Geçen sezon sonu gösterdiği "eski gün pırıltıları" yavaş yavaş "parlamaya" dönüşüyor. Yakında "Güneşinden" kaçınması gerekilecek hale gelecektir, inanın.
Maçın Yıldızı: BOBO... Aslında arada kaldım Bobo'yu seçerken. Nihat'ta çok başarılıydı. Maçın genelinden çok "ilkyarı"ya göre bu yorumları yapıyoruz başarı konusunda. Bobo'da dinlenenlerdendi ikinci yarı. Ama ilkyarıda attığı 2 gol işi bitirdi. Forvet arayışlar var, geldiği günden beri hep gönderilmek istenildi. Ama gelgelelim "Avrupa Kupalarında" Beşiktaş'ın "En golcü" 2. oyuncusu oldu. Bu sene 1. olması içinse 4 golü kaldı sadece. Bunu başarabilecek kapasitede. Ama "bu maçlık" olduğunu düşündüğüm "laubali" vuruşları bir kenara bırakmalı, uyarı...
Çok fazla önemsenecek bir takım değildi Vikingur. Beşiktaş "Froe Pikniğini" yaptı memlekete dönüyor. Haftaya Çek Cumhuriyeti'nde ki maça bakıyor artık. Lige az kaldı, kupada yola devam, rakip "güçlü ya da zayıf", iyi başlarsan iyi gidersin. Böyle devam KARTALIM...
SAYGILAR
Burak Mustafa Çakmak
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





